Hava, pervaneli şapka takacak kadar sıcak. Askerlik şubesinde çok muhim bir işim var. Ve sürem çok kısıtlı.
İlk duraktan atladım minibüse.
10-15 dakikalık hoplamalı, zıplamalı seyahatin ardından, yolcular teker teker yol üzerindeki en müsait yerlerde inmeye başladı. Şofer hop bir sağa çekiyor, indiriyor; hop bir sola kırıyor, yardırıyor. Böyle ritmik indi-bindiler devam ederken yolculardan birinin ani isteği üzerine, şofer bey frene asıldı.

20-30 Metre Arkadan Gelen Ses:
- İeaaaaaa… (acı fren sesi yazıyla bu kadar anlatılır.)
Arkadan gelen acı fren sesi, ara ara kesilse de yükselerek bize yaklaşıyor.
Acı Fren Sesinin Sonu:
- Dırışşşşşş… (çarpma sesi de pek olmuyor.)
Evet! Minibüsten biraz daha büyük bir kamyonet bize arkadan sağlam bi geçirdi. Yolcular ve ben önce arkaya, sonra öne doğru büyük bir ahenk içinde savrulduk. Gören içerde çılgın bir eğlence var zanneder. O derece! Kimseye bir şey olmadı. Şofer aşağı inip, durumu kontrol ettikten sonra 5-10 dakika bi yere gitmememizi tembihledi. Şahit, tutanak, ıvır zıvır için…
Ama benim işim var. Hem de mühim. Hatta, zamanım da kısıtlı. Bi şekil yapıp, adımımı sinsice dışarı attım. Göz ucuyla şoferi kontrol ettim. Durum gayet müsait. Küçük ve postacı adımlarıyla sıvışşşşşşş… Olay anını görmeyenler o sıvışma halimi görse, kazaya benim sebep olduğumdan şüphelenebilirdi.
N’apıyım!? Şubeye yetişmem şart.